• Habip Gostak

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı

2002 yılında Forbes dergisinin yönetim alanında yazılmış tüm zamanların en iyi 10 kitabından biri olarak ilan ettiği Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabının kritiği.


ÖZET

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabı; insanın doğası gereği beden, zihin, kalp ve ruh olmak üzere dört boyutlu olduğunu, kültürel eğilim ile ilkeler arasında bu dört alanda yapılacak her bir seçimin insan yaşamını nasıl şekillendireceğini ortaya koymaktadır.


Paradigmalar ve ilkeler, özel zafer, genel zafer ve kendini yenileme şeklinde ana başlıklardan oluşan kitap; kişisel bütünlük ve sadakatle, insanın ‘hayvan’ düzleminden çıkıp gelişerek ‘insan olmanın’ doğasını yerine getirebilmesinin perdelerini aralamaktadır.


Stephen R. Covey’in 1989 yılında piyasaya çıkan, 2002 yılında Forbes dergisinin yönetim alanında yazılmış tüm zamanların en iyi 10 kitabından biri olarak ilan ettiği Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabı; yaşamın her alanında, değişmeyen ilkeleri ele aldığından günümüz koşullarında geçerliliğini ve uygulanabilirliğini korumaktadır.


PARADİGMALAR VE İLKELER

Paradigmalar ve İlkeler başlıklı bölümde; dünyayı değiştirmek için önceliğimizin bakış açımızı değiştirmek olduğundan, değişimin içten dışa yapılabileceğinden söz eder. Yüzeysel teknikleri içeren kişilik etiğini bir kenara bırakıp dürüstlük, sadakat, adalet, sabır, alçak gönüllülük gibi etkili yaşamın özünü oluşturan temel ilkeleri benimseyerek, yaşamımızda karakter etiğimizi ortaya çıkarmamız gerektiğini detaylı, akıcı ve anlaşılır bir dille anlatır.


Hayatın her alanında ilkelere dayalı dünyayı görme tarzımızı, görmek anlamından ziyade algılamak, anlamak ve yorumlamak anlamında kullanır. Kişisel etiğin kısa vadede işe yarıyormuş gibi görünmesinin aslında uzun vadede sorunlara yol açacağını, dolayısıyla değişimin karakter etiğine göre şekilleneceğini, doğal bir sistem olan çiftlik örneği üzerinden ‘Her zaman ektiğinizi biçersiniz’ şeklinde yorumlamaktadır.


Dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi ya da nasıl görmeye koşullandık ise öyle gördüğümüzü bir resim üzerinden örnekler. Aynı resme bakan bir kısım öğrencinin genç bir kadını, diğer bir kısım öğrencinin ise yaşlı kadını gördüğünü üstelik her iki tarafın da gördüklerini ifade ederken ısrarcı olduklarını, kendi gördüklerinin doğru olduğu düşüncesinden vazgeçmediklerini aktarırken, koşullanmanın insanların bakış açılarında son derece etkili olduğunun altını çizer.


Olguların kişilerce farklı yorumlanacağının bilincinde olduğumuzda, başkalarının algılarına açık hale geleceğimizin önemini anlatır. Olumlu ya da olumsuz paradigma değişimlerinin yaşanabileceğini, her bir paradigma değişiminin dünyaya farklı gözle bakmamıza yol açacağını, tutum ve davranışlarımızın kaynağının başka insanlarla olan ilişkilerimizle şekilleneceğini, New York metrosunda yaşadığı bir olayı[1] anlatarak daha iyi kavramamızı sağlamaktadır.


Günümüzde geçerli olan kişilik etiğine dayalı toplumsal paradigma yüzünden, kişilik etiğinin nitelikli bir yaşam kurmayı mümkün kılacak bir yöntem olarak değerlendirildiğini ancak kestirmeden gitmemenin doğal süreçlere aykırı olduğuna işaret eder. Kişilik etiğine göre hareket etmenin yanıltıcı ve kandırıcı olduğunu, bunun düş kırıklığına ve çaresizliğe yol açacağını, içten dışa değişim olmadan yani karakter etiği oluşmadan gerçek başarının kazanılamayacağının altını çizer.


Yaşamımızdaki güçlü etkenler olan alışkanlıkların arzu, bilgi ve becerilerin birleşimi olduğunu, bu durumun kaderimizi belirlediğini ifade ettiği kısımda; alışkanlıkların karakterimizi ortaya koyduğunu ve etkili ya da etkisiz olmamıza neden olduğunu anlatmaktadır. Alışılmış farkında ya da farkında olmadığımız, rutin olarak ortaya koyduğumuz, hayatımızı olumsuz etkileyen alışkanlıklardan sıyrılmamız gerektiğini ‘yerden kalkış’ olarak tanımlamakta ve şu sözlerle ifade etmektedir: ‘Yerden kalkış müthiş bir çaba ister; ama yer çekiminin etkisinden kurtulduğumuz an, özgürlüğümüz yepyeni bir boyut kazanır’


Sürekli olgunlaşma modeli içinde bağımlılığa yer veren Covey, doğumdan yetişkinliğe geçişin her aşamasında doğa yasalarına uygun olarak bir bağımlılık olduğunu, önce bağımlılıktan bağımsızlığa, oradan da karşılıklı bağımlılığa giden süreçte bağımlılık paradigmalarını; sen, ben ve biz olarak açıklamaktadır. Karşılıklı bağlılığa sahip insanların kendi çabalarını başkalarının çabalarıyla birleştirerek büyük başarılara erişebileceğinin öneminden bahseder.

Son zamanlarda geçerli olan toplumsal paradigmanın bağımsızlığı baş tacı etmesinden yakınan Covey, bebeğin anneye olan ihtiyacından; ailenin önemine, liderlikten; ekip çalışmasına çeşitli örneklerle, ‘Yaşam doğası gereği karşılıklı bağlılığa dayanır’ demektedir.

Özel zaferler ve genel zaferler şeklinde sınıflandırdığı alışkanlıklardan bahsederken, bunun ancak karşılıklı bağımlılık temeliyle sağlanabileceğini ifade eder.



7 Alışkanlığı ilkelere dayandırdığı için, etkili olma alışkanlıkları olarak tanımlayan yazar, etkili olmayı ‘Ü/ÜY Dengesi’ olarak tanımlamaktadır. Bu dengede; Ü, istenilen sonuçların üretilmesini, ÜY ise üretme yeteneğini ifade etmektedir. Birçok kişinin etkili olmayı sadece üretmekle sınırlı tuttuğunu, üretme yeteneği düşünmediğini, dolayısıyla bu kişilerin Ezop’un Altın Yumurtlayan Kaz Masalı’ndaki[2] çiftçinin durumuna düşeceğini, etkililik için Ü/ÜY dengesinin dengede tutulması gerekliliğini vurgular.


ÖZEL ZAFER

Kişisel vizyon ilkeleri olarak adlandırdığı, birinci, ikinci ve üçüncü alışkanlıkların yer aldığı özel zafer başlıklı bölüm; ‘bir söz ver ve sözünü tut’ şeklinde özetlenebilir.


GENEL ZAFER

İlk üç alışkanlığı özel zafer olarak adlandıran Stephen R. Covey, dördüncü, beşinci ve altıncı alışkanlıkları ise genel zafer olarak adlandırmaktadır. Özel zaferin, genel zaferden önce geldiğini vurgulayan yazar, kendimizi disipline soktuktan sonra karşılıklı bağlılığa yönelmemiz gerektiğini aktarır.


‘Sorunun içine başkalarını da dahil et ve birlikte çöz’ olarak özetlenebilecek olan bu bölümde; karşılıklı bağımlılığı ancak bağımsız insanların yapabilecekleri bir tercih olduğundan bahseder.


DEĞERLENDİRME

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı kitabını ilk bakışta, bir kişisel gelişim kitabı olarak algıladım. Okuyunca yanıldığımı fark ettim. Bu kitap; insan olmanın gerekleri ile hareket edenlerin, uygulamaya ya da yapmaya çalıştıkları davranışların somut olarak fark edilmesini sağlamaktadır.


Kitaba yüzeysel olarak baktığınızda biraz ütopik görünse de sorgulayarak, derinlemesine incelediğinizde aslında reel-idealist bir görüntü sunmaktadır. ‘Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur’ şeklindeki toplumsal algıdan sıyrılıp kişinin ilkeleri benimseyerek, alışkanlıklarla olgunlaşabileceğini düşündürüyor.


Alışkanlıkların zamanla bağımlılık haline geleceği gerçeğini bilenler için, kitabın bahsettiği alışkanlıkları gözden geçirip düzenlemek, ilkeli ve karakterli insanı yaratacaktır. Önsöz’de ‘Kaç kişi ölmek üzereyken iş yerinde –ya da televizyon karşısında- daha fazla vakit geçirmiş olmayı diler?’ şeklinde yer alan soruya verdiği cevap aslında kitabın konusunun ele aldığı genel prensibi ortaya koymaktadır. ‘Hiç kimse. Herkes sevdiği kişileri, ailesini ve hizmet ettiği insanları düşünür.’ Öyleyse; fiziksel, ruhsal ve zihinsel olarak kişisel vizyonumuzu belirleyip saygı, anlayış ve birlikte yaratım konusunda sosyal, duygusal boyutlara yön vermeli ve sürekli olarak yenilenmeliyiz.


Kitap akıcı, anlaşılır olmakla birlikte; alışkanlıkları kolay uygulanabilir olarak aktarması, insan doğasındaki çeşitli baskıları hafife aldığı izlenimini oluşturdu. Ayrıca fiziksel boyutu incelediği bölümde; egzersiz yapmaya 3 sayfa ayırıp yeterli ve dengeli beslenme konusunda önerilerde bulunmayıp bir cümle ile geçiştirmesi, fiziksel özelliğin oluşumu hakkında yeterli bilgiye sahip olup olmadığı sorusunu düşündürdü. Kitabın sonunda röportajlarından bir kısma yer verilmiş olması gereksizdi. Üstelik röportajda yer alan ve bir baba olarak cevapladığı soruda[3] ‘keşke’ diye başlamış olması, yaşamını etkili olmaya adamış bir adamın bile, insan doğasına karşı koyamadığını ortaya çıkarmaktadır.


[1] Çocuklarıyla metroya binen bir adamın, gürültücü çocuklarının diğer yolcuları rahatsız etmesine ses çıkarmaması üzerine, adamın hiçbir sorumluluk yüklenmediğini düşünmüştü. Oysa adamla konuştuğunda karısının daha bir saat önce öldüğünü, adamın ve çocukların henüz bu durumun şokunda olduklarını anladı.

[2] Masal; günün birinde kendi kaz kümesinde altın yumurta bulan yoksul bir çiftçiyi anlatır. Yumurtayı satan adam, her gün yeni bir yumurtayla karşılaşır. Dillere destan bir servetin sahibi olur. Serveti artarken açgözlülük ve sabırsızlığın esiri olan adam gün boyu yumurta beklemekten sıkılır ve kazı öldürüp karnındaki tüm yumurtalara sahip olmak ister. Ancak kazın karnında yumurta yoktur.

[3] 55.Baskı, Sayfa: 374, Soru; Bir baba olarak farklı bir biçimde yapacağınız tek şey ne olurdu? Cevap; Bir baba olarak, keşke çocuklarımın her biriyle, yaşamlarının farklı evrelerinde yumuşak, gayri resmi, kazan/kazan anlaşmalarının özenle oluşturulmasına daha fazla zaman harcamış olsaydım.

©Habip GOSTAK Resmi Web Sayfasıdır. Görseller ve yazılar telif hakkında tabidir.